ÖzgeçmişÇalışmalarÖdüllerFavori LinklerBiographyHome

Ölümünün Birinci Yıldönümünde

GAZETECİ KARİKATÜRİST NEHAR TÜBLEK’İ ANMAK *

Atila ÖZER

Nehar Tüblek’i çizgilerinden tanıyordum. Ama kişiliğini, insana yaklaşımını, İstanbul Efendiliğini hiç bilmiyordum.

Anadolu Üniversitesi Karikatür Kulübü’nü (1983) kurduktan sonra, yaptığımız çalışmalara önderlik etmesi için öncelikle onu davet ettik. Eskişehir’de bulunduğu iki gün içerisinde sürekli beraberdik. Bu kısa süre içerisinde onu daha yakından tanımak için ne çok zorladığımı şimdi daha iyi değerlendirebiliyorum. Sanki bir daha hiç beraber olamayacağımızı biliyormuşçasına.

O günlerde anlattıklarını kısa notlar halinde defterime yazmıştım. Onun bilinmeyen yönlerini ortaya çıkaran bu notlarımı, ilgilenenlerle paylaşmak istiyorum.

Nur içinde yat Nehar Usta !.

****

“Efendim, benim adım; Nehar... Arapça bir kelime, pek çok Türk isminde olduğu gibi. Mehmet, Ahmet, Selami gibi isimler çok kullanıldığı için yadırganmaz. Ama benim adım çok az kullanılmış. Nehar; gündüz anlamındadır. Eskiden “Leyli misiniz, nehari misiniz?” diye sorarlardı. Yani yatılı mısınız, gündüzlü müsünüz? anlamında. Bu kelimeler şimdi kullanılmıyor. Bunlar ölü kelimeler olmuş. Onun için benim adımı kullanırken çok ta yanlış yapıyorlar. Bazıları Nihal diyor, bazıları Meyal, Nekar diyenler oluyor, kimileri de Nubar diyor. Hepsine alıştım.

Adımla ilgili en ilginç olayı askerlikte yaşadım. Yedeksubaylığımı yaptığım 1953-54 yıllarında Ankara’da Piyade Okulu’ndayım. 20 Aralık sabahı sınıfa bir asteğmen geldi, yüzbaşımızla konuştu. Sınıf kumandanımız:

- 1505 Nehar, seni Tabur Komutanı çağırıyor, dedi. Gittim komutana, selam verdim.

- Evladım, dedi. Dün akşam İstanbul’a bir tren kalktı, bütün arkadaşların gitti. Bir sen kalmışsın.

- Nereye gideceğim efendim?

- Noel Yortu’nuz başlıyor...

- Ne Noel’i efendim, ben müslümanım, dedim. Şaşırdı adam.

- Nehar Tübleks, dedi. Bir de “s” ekledi soyadıma. Dosyamı çıkardı, inceledi. Baktı, anne adı; Huriye, baba adı; Hüseyin Avni.

- Peki Nehar ne anlama geliyor?

- Gündüz, anlamında.

- Tüblek?

- O, Tüblek veya Tübleks dediğiniz şeyi ben de bilmiyorum.

Sonradan öğrendim, Tüblek; Kutadkubilig’te geçen “köklü” anlamında bir kelimeymiş. Yani benim adım şimdiki kelimelerle “Gündüz Köklü”.

****

“Beni karikatür çizmeye yönlendirenlerin başında öğretmenim Faruk Nafiz Çamlıbel gelir. Edebiyat dersinde en kolay soruları bana sorar, karikatür çizdiğim için torpil yapardı.

Sözlü sınavına kaldırırken;

“Gel bakalım aziz dostum, bir meyve kadar leziz dostum” derdi. “Söyle bakalım, bunun kalıbı nedir?”

Daha “failatün...” der demez, “Aferin 7” der not defterine yazardı. “Şimdi karikatürlerini getir bakalım.”

Karikatürlerime acımasız tenkidlerde bulunurdu. Bugün çizgilerimde bir sempati varsa (ki öyle diyorlar) Faruk Nafiz hocamın çok büyük katkısı sayesindedir. Çünkü bana şunu demişti;

- Karikatür, çirkinlik değildir. Abartsan dahi çok tatlı abart. Bize bir katili bile sevdirmelisin.”

****

“Ben Yusuf Ziya Ortaç’a soruyordum:

- Üstad, batıda yayınlanan yazısız karikatürleri çok seviyorsun, derginde niye istemiyorsun?

- Ben bu işin ticaretini yapıyorum. Üç muhabereli karikatürler için bile “ne demek istediniz?” diye okuyucudan mektuplar geliyor. Beni batıracak mısınız?!”

****

“Bir karikatür için 1948-50 yıllarında beş lira alırdık. O yıllarda önemli paraydı, beş lira. Beş lirayla Konya Lezzet Lokantası’nda üç kab yemek yerdiniz. Çorba, salata, biftek ve yirmibeş- elli kuruş ta garsona bahşiş verdiniz mi, sizi kapılara kadar geçirirdi. Eğer üç karikatür sattıysak, Konya Lezzet Lokantası’nda yemek yerdik. Bir karikatür sattıysak Sirkeci’deki Filibe Köfteci’sinde birbuçuk porsiyon köfte, bir piyaz, bir su, ekmek seksen doksan kuruş öder mutlu olurduk. Çünkü sinema doksanbeş kuruştu, ikinci balkon otuzbeş kuruş, birinci balkon yirmibeş kuruş, maçlarda açık tribün elli kuruş...

Efendim, beş lira çok önemli paraydı. Bazı gazete ve dergi patronları beş lira vermemek için zorluklar çıkarırlardı.

- Çok çalışın. Çok çalışmaya, çok para. Bir çerçeve ile iki çizgiye beş lira vermem, derlerdi.

Yusuf Ziya birgün karikatürist bir arkadaşla konuşuyordu. Taksim ile Harbiye arasındaki yolda ağaçlar var. Bu ağaçları çizen karikatüriste de aynı parayı verdi. Çocuk;

- Hani çok çalışmaya çok para verecektiniz? Ben Taksim - Harbiye arasındaki evleri, ağaçları yaptım yine aynı parayı verdiniz.

Bu konuşma üzerine Yusuf Ziya;

- Orman yap, orman yap para kazan.”

****

“Yusuf Ziya Ortaç, dergi satılsın diye o yıllarda gerek kapağa, gerekse iç sayfalara güzel kadın karikatürleri çizdirirdi. Çizimlere bakınca onların yabancı kadınlar olduğu bellidir. Bunu ticari olarak değerlendirir, yanında çalışan çizerlere empoze ederdi.

İtalya’da yayınlanan Il Travaso adlı bir dergideki “Arakçı Türkler !” ya da “Hırsız Türkler !” anlamındaki yazıyı görünce şok olduk. Oysa o güne kadar filmlerde gördüğümüz çok planlı hırsızlık ve dolandırıcılık işlerini hep İtalyanlar yapıyorlardı. Ben İtalya’ya ilk gidişimde pek çok kişi “Aman bavuluna, parana dikkat et, bu İtalyanlar hırsızdır” diye uyarmışlardı.

“Arakçı Türkler” yazısının ayrıntılarını tercüme ettirdik. Sorduk, soruşturduk. “Defalarca ikaz etmemize rağmen Yusuf Ziya Ortaç, dergisinde bizim çizerlerimizin karikatürlerini kopya ettirip yayınlıyor ve altına başka imzalar attırıyor. Yazdığımız mektuplara, uyarılara cevap vermediği gibi, bu yayınlar devam ettiği için bu yazıyı yazmak zorunda kaldık.”

Derken Efendim, 1957 yılında bir yarışma tertip edildi. Edinburg Festivali içinde yeralacak bir karikatür yarışması. İngiliz Basın Ataşesi ile Dünya gazetesi bu yarışmaya girecek Türk karikatüristlerini seçtiler. Yedi arkadaşımla, ben seçildik. Karikatürlerimizi verdik. O yıllarda iletişim bu günkü kadar kolay ve yaygın değildi. Festival tarihi geldi, geçti. Hiçbir haber yok. Uzun bir aradan sonra Dünya gazetesi Yazı İşleri Müdürü’ne sorduk. Üzüntü içinde, gelen haberi bize okudu. Edinburg Festival Komitesi, gönderilen karikatürlerin Türk karikatüristler tarafından çizilemeyeceğini, başka bir yerden kopye edilmiş olabileceklerini belirterek yarışmaya sokulmadıklarını bildiriyor.

Nereden, nereye... Il Travaso’nun yazısını demek ki onlar da okumuş. Yapacak birşey bulamadık. Sonra İtalya Bordighera’da yarışma açıldığını duyduk. Bir arkadaş katıldı. Ödül de kazandı. Sonraki yıllarda bizler de yolladık, ödüller kazandık. Türklerin karikatürleri Il Travaso’da yayınlanmalya başladı.

Bir gün Il Travaso bir yazı yayınladı. “Sözümüzü geri aldık. Türk karikatüristleri için bizim söylediğimiz sözler yanlış imiş.”

* Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Dergisi KURGU (S:14 -1996)'da yayınlandı.